Ya büyülü sözcük “dönüşüm” ise?
24/4/2008 -Kategori: ALINTI
Doğan bir bebek, üzerine herhangi bir şey yazılabilecek kara bir tahta değil; başka birisinin işlenecek nakışın desenini daha önceden çizdiği bir peçetedir: Başkaları tarafından çizilmiş bu yolu mu izleyecektir, yoksa farklı bir yol mu seçecektir? Aşınmış yolun üzerinden mi yürüyecektir, yoksa dışarı mı sıçrayacaktır? Birisi neden zinciri kırar da öteki sadık bir özenle onu tamamlar?
Bu hayat gerçekten sadece bize mi aittir, aşmamız beklenen tek ışık mekanı bu mudur? Her şeyi tek bir varoluş içersinde oynamak çok büyük bir zalimlik değil midir? Anlamak, anlamamak, yanılmak, çarpışmak? Yaşamı ölümden ayıran tek bir kalp atışıdır, ağzımızı korkudan “oh” demek için açarız; şaşkınlıktan “oh” deriz ve sonra her şey biter mi? Sessizlik içinde kalmaya teslim olmalı, kurban edilen bir kurbanlık gibi boynumuzu uzatmalı mıyız? Doğmalı ve sonra sessizlik içinde kendi üzerine devrilen iskambilden şatolar gibi ölümün içine batmalı mıyız?
Peki, sahneye çıkmadan önce rolleri kim belirliyor? Bana hangi rol düşecek: kurban rolü mü, cani rolü mü? Yoksa her şey bir ışık-gölge oyunu mu?
Öldürmek, öldürülmek: kim karar veriyor buna? Belki ışık huzmesinin düştüğü yerde bulunanlar; ama gölgede kalanlar ne yapıyor? Ve ben sahnenin hangi bölümünde duruyorum? Gerçekten her şey bir tiyatro sahnesindeymiş gibi mi yaşanıyor: girmek, çıkmak, repliğini unutmak, yanılmak? Kurbanların hırıltılarını, soğuk can çekişme terlerinin, canilerin uykularının, sadece bedenlerin yaşadığı donuk gecelerinin sonu ne oluyor? Gökyüzünde bunları barındıran –bir katalog, bir arşiv, kozmik bir bellek- bir yer var mıdır? Ve hatta bir rejisör dışında varoluşları tartan bir terazi bulunur mu: kefenin bir tanesine eylemler, bir tanesine yargının ağırlığı mı konur? Mikael’in kılıcı havada dolaşırken alev alev yanar mı, yoksa uzayı aşıp geçen hiçliğin ıslığı mıdır duyulan?
Yoksa evren, yalnızca her türlü enerjiyi emen, öğüten kara deliklerin bulunduğu dev bir işkembe midir? Dünyanın tek anlamı bu sonu gelmeyen çiğneme-hazmetme-dışkılama hareketinde, bu mide enzimleri senfonisinde mi yatar?
Geviş getirme sona erdiğinde, inek ölür.
Ya evren?
Bizler protein, mineral, aminoasit, sıvı, enzimlerin tepkileriyiz; başka bir şey değil miyiz? Çırpınan, yutan ve yutulan beyazımsı tırtıllar mıyız? Ama tırtıl da dönüşümün onurunu taşır: o yumuşacık dokusundan bir kelebeğin beklenmedik ihtişamı çıkıverir.
Ya büyülü sözcük “dönüşüm” ise? Ya karanlığın tek varlık nedeni Işığı karşılamaksa?
Yüreğimin Sesini Dinle – Susana Tamaro
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KIRLANGICIN ÖYKÜSÜ
31/3/2008 -Kategori: ALINTI
Kırlangıcın biri, bir adama aşık olmuş.
Penceresinin önüne konmuş,
bütün cesaretini toplamış,
röfleli tüylerini kabartmış,
güzel durduğuna ikna olduktan sonra
küçük sevimli gagasıyla cama vurmuş.
Tık..... Tık...... Tık....
Adam içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş.
Çok meşgulmüş!
Dönüp cama bakmış.
Kimmiş onu işinden alıkoyan?
Minik bir kırlangıç!
Heyacanlı kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak,
derin bir nefes almış,
şirin gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış:
"Hey adam!
Ben seni seviyorum.
Nedenini niçinini sorma.
Uzun zamandır seni izliyorum.
Bugün cesaret buldum konuşmaya.
Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al.
Birlikte yaşayalım."
Adam birden parlamış.
"Yok daha neler?
Durduk yerde sen de nerden çıktın şimdi?
Olmaz, alamam." demiş.
Gerekçesi de pek sersemceymiş.
"Sen bir kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu?"
Kırlangıç mahçup olmuş.
Başını önüne eğmiş.
Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye gelmiş,
gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş;
Adam, adam! Haydi aç artık şu pencereni.
Al beni içeri!
Ben sana dost olurum.
Hiç canını sıkmam."
Adam kararlı, adam ısrarlı;
"Yok ,yok ben seni içeri alamam" demiş.
Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş.
"İşim gücüm var, git başımdan."
Aradan bir zaman geçmiş,
kırlangıç son kez adamın penceresine gelmiş;
"Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda.
Aç şu pencereyi, al beni içeri.
Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım.
Çünkü ben ancak sıcakta yaşarım.
Pişman olmazsın, seni eğlendiririm.
Birlikte yemek yeriz, bak hem sen de yalnızsın,
yalnızlığını paylaşırım." demiş.
Bazıları, gerçekleri duymayı sevmezmiş.
Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş.
Pek sinirlenmiş.
"Ben yalnızlığımdan memnunum." demiş.
Kuştan onu rahat bırakmasını istemiş.
Düpedüz kovmuş.
Kırlangıç, son denemesinde de başarısız olunca,
başını önüne eğmiş, çekip gitmiş.
Yine aradan zaman geçmiş.
Adam, önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş;
"Hay benim akılsız başım." demiş.
"Ne kadar aptallık ettim!
Beklenmedik bir anda karşıma çıkan bir dostluk fırsatını teptim.
Niye onun teklifini kabul etmedim ki?
Şimdi böyle kös kös oturacağıma keyifli bir vakit geçirirdik
birlikte."
Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş.
Yine de kendi kendini rahatlatmayı ihmal etmemiş.
"Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa yine gelir.
Beni seviyor nasılsa.
Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim."
Ve çok uzunca bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş.
Gözü yollardaymış.
Yaz gelmiş, başka kırlangıçlar gelmiş.
Ama onunki hiç görünmemiş.
Yazın sonuna kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna.
Kırlangıç yokmuş!
Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören olmamış.
Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş.
Olanları anlatmış.
Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki;
"Kırlangıçların ömrü altı aydır, evlat....."
Hayatta bazı fırsatlar vardır, sadece bir kez elinize geçer
ve değerlendirmezseniz uçup giderler.
ve değerini bilmezseniz giderler.
Ve asla geri gelmezler.
Karşınıza çıkan fırsatları değerlendirin başka bir fırsat çıkmayabilir.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Maymun Tuzağı
28/3/2008 -Kategori: ALINTI
Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır.
Bir hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.
Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur.Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz.
Maymun tatlının kokusunu alır ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken
elini dışarı çıkartması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkamaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında maymunu tutsak eden birşey yoktur. Onu sadece kendi bağımlığının gücü tutsak etmiştir.
Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır.Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizi tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken, elimizi açıp benliğimizi ve bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır.
Joseph Golstein
"The Experience of Insight" dan..
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı