Yoga'da nefes çok önemli, neden?

3/7/2009 · Kategori: YOGA

Sağlığın temeli, sağlıklı bir kan dolaşımıdır. Çünkü dolaşım sistemi oksijen ve besinleri vücudun tüm hücrelerine taşıyan sistemdir. Sağlıklı bir dolaşım sistemine sahipseniz, uzun ve sağlıklı bir yaşamınız olacak demektir. Sistemin çevresi dolanımdaki kandır. Bu sistemin kontrol düğmesi nedir? Kontrol düğmesi nefes almadır. Vücudunuza uygun şekilde oksijen verebilirseniz; bu oksijen her hücrenin elektriksel sürecini uyaracaktır.

Vücudun nasıl çalıştığına biraz daha yakından bakalım. Nefes almak sadece hücrelerin oksijenlenmesini kontrol etmez, aynı zamanda vücudu koruyan beyaz hücreleri içeren lenf (akkan) sıvısının akışını da ayarlar. Lenf sisteminin görevi nedir? Bazıları onu vücudun kanalizasyon sistemi olarak düşünürler. Şimdi lenf sisteminin nasıl çalıştığına bakalım. Kan kalpten atardamarlar aracılığıyla ince, geçirgen kılcal damarlara pompalanır. Kan kılcal damarlara oksijen ve besin taşır ve bunlar hücrelerin etrafında bulunan akkana (lenf sıvısına) geçirilir. Hücreler ihtiyacı olan şeyleri bilecek kadar akıllı ya da çekicidir. Hücre kendi sağlığı için gerekli olan besin ve oksijeni alır, bir kısmı tekrar kılcal damarlara dönecek olan toksinleri (zehirleri) dışarı atar. Fakat ölü hücreleri, kan proteinlerini ve diğer zehirli maddeleri dışarı atma görevi lenf sisteminindir. Lenf sistemi de derin nefes almakla eyleme geçirilebilir.

Hücrelerin oksijen miktarını kısıtlayan fazla sıvı ve çok miktardaki toksik madde; lenf sistemi tarafından dışarıya atıldığı için vücudun hücreleri lenf sistemine bağlıdır. Sıvı, kan proteinleri hariç, ölü hücreleri ve diğer zehirli maddeleri nötralize ve tahrip eden lenf bezlerinin içinden geçer. Lenf sistemi ne kadar önemlidir? Lenf sistemi yirmi dört saat çalışmazsa, hücrelerin etrafında oluşan fazla sıvı ve kan proteinleri yüzünden insan ölür.

Kalp, dolanımdaki kanın pompasıdır, fakat lenf sistemi böyle bir pompaya sahip değildir. Lenflerde kalbin görevini, kas hareketleri ve nefes alma yerine getirir. Etkin bir lenf ve bağışıklık sistemiyle birlikte sağlıklı bir kan dolaşımına sahip olmak istiyorsanız; bu sistemleri harekete geçirecek şekilde derin nefes almak zorundasınız.

Meşhur bir lenf uzmanı olan Dr. Jack Shields son zamanlarda bağışıklık sistemi üzerinde ilginç çalışmalar yapmıştır. Shields insan vücudunun içine koyduğu kameralarla lenf sistemini temizleyen uyarıcıların neler olduğunu gözlemiştir. Bu görevi en iyi şekilde diyaframdan alınan derin nefesin yerine getirdiğini görmüştür. Derin nefes, vakum gibi kan dolaşımı aracılığıyla lenfi çeker ve vücudun toksinleri yok etme hızını artırır. Gerçekten de derin nefes ve alıştırmalar bu süreci on beş kat daha kadar hızlandırabilir.

Bu bölümde anlatılanlardan sadece derin nefes almanın önemini anlayııp uygulamak bile vücut sağlığını önemli oranda artırabilir. Yogada nefes almanın üzerinde bu kadar çok durulması bu yüzdendir ve derin nefes alma kadar vücudu temizleyen başka bir şey yoktur.

Sağlıklı olmada nefes almanın çok önemli olduğunu kavramak için sağduyunun çok zorlanması gerekmez. Sadece önemi üzerinde biraz düşünmek yeterlidir. Nobel ödüllü Dr. Otto Warburg oksijenin hücrelere etkisi üzerinde çalışmıştır. Warburg sağlıklı ve normal hücrelere verilen oksijeni azalttığında; bu hücrelerin habis haline dönüştüklerini gördü. Daha sonra benzer bir çalışmada Dr. Harry Goldblatt hiçbir hastalığı olmadığı bilinen farelerin denek olduğu bir deney yaptı. Deneyinde yeni doğmuş farelerden alınan hücreleri üç gruba ayırdı. Deney tüpüne aldığı bir grubu otuz dakika oksijensiz bıraktı. Birkaç hafta sonra bu hücrelerin bir çoğu öldü, kalanlardan bir kısmının hareketleri yavaşladı ve geriye kalanlar da habis hücre görünümünü alacak şekilde yapılarını değiştirmeye başladılar. Bu arada diğer iki grup hücre de sürekli atmosferik koşullarda oksijen alabilecek şekilde deney tüplerinde incelemeye alındılar. Otuz gün sonra Dr. Goldblatt bu hücreleri üç ayrı grup fareye enjekte etti. İki hafta sonra iki normal grup hücrenin enjekte edildiği farelerde herhangi bir anormallik görülmedi. Ancak oksijensiz bırakılan hücrelerin enjekte edildiği farelerde habis büyümenin gerçekleştiği görüldü. Bir yıl sonra aynı fareler tekrar gözlendiğinde habis büyümenin devam ettiği, normal hücrelerin ise normal kaldığı gözlendi.

Bu deney bize ne anlatıyor? Araştırmacılar hücrelerde habis ya da kanser oluşumunda temel etkenin oksijen azlığı olduğuna inanmaktadırlar. Oksijen azlığının hücrelerin yaşam kalitesini etkilediği kesindir. Sağlığımızın kalitesi de hücrelerimizin kalitesine bağlıdır. Bu nedenle sağlık için ilk öncelik, nefes almaya verilmelidir.

Sorun birçok kimsenin nasıl nefes alnacağını bilmemesidir. Üç Amerikalıdan bir tanesi kansere yakalanmaktadır. Fakat yedi Amerikalı atletten ancak bir tanesi kansere yakalanmaktadır. Yukarıdaki deneyler bu durumu açıklığa kavuşturmaktadır. Atletler dolaşan kana en hayati elementi, yani oksijeni vermektedir. Bir diğer açıklama da lenf sisteminin hareketini uyararak bağışıklık sisteminin en üst düzeyde çalışmasını sağlamaktadır.

Sistemi temizlemek için en etkin nefes alma şekli nedir? Bir birim zamanda nefes alıyorsanız; dört birim içinizde tutmalısınız, iki birim zamanda dışarı vermelisiniz. Dört saniye nefes alıyorsanız; on altı saniye içinizde tutup, sekiz saniyede dışarı vermelisiniz. Nefesi niçin bir birimde alıp iki birimde veriyorsunuz? Lenf sistemi aracılığıyla toksinleri atmak için. Nefesi niçin dört birim tutuyorsunuz? Kan ve lenf sistemini tam olarak oksijenlendirmek için. Nefes alırken kan sisteminden vakumda olduğu gibi tüm toksinleri dışarı atabilmek için karın bölgesinin en altından nefes almaya başlanmalıdır.

Spordan sonra ne kadar açlık hissedersiniz? Beş kilometre koştuktan hemen sonra oturup kocaman bir biftek mi yersiniz? Şüphesiz hayır. Spordan hemen sonra derin derin nefes alırız. Çünkü o anda vücudun en çok ihtiyaç duyduğu şey oksijendir. Bu nedenle sağlıklı yaşamanın ilk prensibi derin nefes almaktır.

ANTHONY ROBBINS - SINIRSIZ GÜÇ

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

egonun küçük mumunu üflemeniz gerekiyor...

3/7/2009 · Kategori: Osho

Büyük Hintli şair Rabindranath Tagore sürekli olarak güzellik hakkında, onun ne olduğu hakkında düşünüyordu. Bir şair doğal olarak güzellikle ilgilidir.
Onun zihni güzellik üzerine fikir yürütüyordu. Bir dolunay gecesi o bir teknedeydi. Ve muhteşem bir geceydi: Gökteki dolunay ve nehrin sessizliği ve etraftaki orman. Ve o teknede yalnızdı. Sadece arada bir, bir kuş ötüyordu – hepsi bu – ve sonrasında sessizlik, öncesinden daha derin hale geliyordu.
Ancak Tagore, “Güzellik nedir?” sorusu üzerine kafa yoruyordu. Ve o, çok eski yazıtlara bakıyordu. Kamarasında sadece yanmakta olan bir mumu vardı. Yorulmuş, bu eski yazıtlarda bile güzellik hakkında hiçbir şey bulamadığı, sadece sözler ve sözler olduğu için hayal kırıklığına uğramış bir şekilde gece yarısı olduğundan mumu üfledi ve gözlerine inanamadı.
Mumu üflediği anda ansızın pencereden, kapıdan ay ışığı hemen içeri giriverdi. O başka bir dünyaya sıçramıştı. Hemen dışarı çıktı. Gecenin sessizliğinde aya baktı ve ay nehirde yansıyordu ve tüm nehir gümüş rengindeydi. Ve kıyıdaki orman derin ve yoğundu… ve güzellik buydu!
Ancak o kitaba bakmaktaydı. Ve güzellik onu hemen kapın dışında bekliyordu. Ancak bu küçük sarı mum ışığı gecenin ihtişamını engelliyordu. Ve o, yazıtlardaki düşüncelerle o kadar doluydu ve meşguldü ki onun bir dolunay gecesi olduğunu bütünüyle unutmuştu.
Yazıtı nehre attı ve bu onun güzellik hakkında düşündüğü son gündü. Düşünmenin faydası olmayacak dedi. Güzellik oradadır: Biz kendimizi ona açmalıyız. Mumu, egonun küçük mumunu üflemeniz gerekiyor. O zaman Tanrı pek çok şekillerde içeri girer ve güzellik sana nüfuz eder.

Mükemmel Ermiş - OSHO

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Her ne görüyorsan bir yansımadır...

14/6/2009 · Kategori: Osho

Bu evren zihinlerin yansımasıdır. Bu evrende her ne görüyorsan bir yansımadır. Tutsaklık gibi görünüyorsa, bu senin yansıman demektir. Özgürleşme gibi görünüyorsa, yine senin yansımandır.
Suda tek bir güneşten yansıyan pek çok güneş gördüğün gibi, aynı şekilde tutsaklık ve özgürleşmeyi de gör. Güneş yükselir ve pek çok havuz vardır … kirli ve temiz, büyük ve küçük, güzel ve çirkin. Tek bir güneş pek çok havuzda yansır. Yansımaları sayan biri pek çok güneş olduğunu düşünür. Yansımalara değil, gerçekliğe bakan biri tek bir güneş görür.
Dünyaya bakış tarzın seni yansıtır. Hırsızsan, tüm dünya aynı meslekteymiş gibi görünür.
Bir kez Nasrettin Hoca ve karısı balık tutmaya gitmiş ve gittikleri yerde yalnızca lisans sahipleri balık tutabiliyormuş. Aniden bir polis memuru belirmiş. Hoca’nın karısı şöyle demiş: “Hoca, senin lisansın var, bu yüzden sen koşarak uzaklaş. Bu arada ben de kaçayım.” Böylece Hoca koşmaya başlamış. Koşmuş, koşmuş, koşmuş… Polis memuru da takip etmiş. Elbette, Hoca karısını orada bırakıp koşunca polis onu takip etmiş. Hoca kalbi patlayacak hale gelene kadar koşmuş. Ama sonra polis memuru onu yakalamış. Polis de ter içindeymiş. “Lisansın nerede?” diye sormuş. Hoca belgelerini çıkarmış. Polis belgelere bakmış ve sormuş: “O zaman neden koşuyordun Nasrettin? Neden benden kaçtın?” Nasrettin, “Bir doktora gidiyorum ve o her yemekten sonra yarım mil koş dedi.” demiş. Polis memuru sormuş: “Tamam, ama peşinden koştuğumu, seni kovaladığımı gördün, bağırdığımı duydun, neden durmadın?” Nasrettin şöyle demiş: “Senin de aynı doktora gidiyor olabileceğini düşündüm.” 
Çok mantıklı; olan da bu işte. Çevrende her ne görüyorsan, gerçek şeyden çok bir yansıma. Her yerde kendi yansımanı görüyorsun. Değiştiğin an yansıma da değişiyor. Tamamen sessiz olduğun an tüm dünya sessizleşiyor. Dünya bir tutsaklık değil; tutsaklık bir yansıma. Dünya bir özgürleşme de değil; özgürleşme de bir yansıma.
Buda tüm dünyayı nirvana içinde bulur.
Krishna tüm dünyayı esriklik, mutluluk içinde kutlama yaparken bulur; acı yoktur.
Ama Tantra der ki, her ne görüyorsan bir yansımadır, ta ki tüm görüşler kaybolana, yalnızca üzerinde hiçbir şey yansımayan ayna görülene kadar. Gerçek odur. Bir şey görülüyorsa, yalnızca bir yansımadır. Gerçek birdir; yansımaları pek çok olabilir.
Bu bir kez anlaşılınca ― teorik olarak değil, varoluşsal olarak, deneyim aracılığı ile ― özgürleşirsin, tutsaklığından ve özgürleşmenden kurtulursun.
Aydınlandığı zaman biri Naropa’ya sormuş: “Şimdi özgür kaldın mı?” Naropa şöyle demiş: “Hem evet, hem hayır. Evet, tutsak değilim ve hayır, özgür değilim; çünkü o özgürleşme de tutsaklığın bir yansımasıydı. Tutsaklık yüzünden onu düşünüyordum.”
Şu şekilde bak: Hastasın, o zaman sağlıklı olmayı özlersin. O sağlık özlemi hastalığının bir parçası. Gerçekten sağlıklıysan, sağlıklı olmayı özlemezsin. Nasıl yapabilesin? Gerçekten sağlıklıysan, özlem nerede? Ne gerek var? Gerçekten sağlıklıysan, asla sağlıklı olduğunu hissetmezsin. Yalnızca hasta insanlar sağlıklı olduklarını hisseder. Ne gereği var? Sağlıklı olduğunu nasıl hissedebilirsin? Sağlıklı doğduysan ve hiç hasta olmadıysan, sağlığını hissedebilir misin? Sağlık orada, ama hissedilemez. Ancak karşıtlık aracılığı ile, zıddı aracılığı ile hissedilebilir. Şeyler ancak zıddı aracılığı ile hissedilebilir. Hastaysan sağlığı hissedebilirsin… Ve sağlıklı hissediyorsan, unutma, hâlâ hastasın.
Bu yüzden Naropa diyor ki: “Hem evet, hem hayır. Evet, çünkü artık tutsaklık yok, ama tutsaklıkla birlikte özgürleşme de kayboldu; işte bu yüzden hayır. O diğerinin bir parçasıydı. Artık ikisinin de ötesindeyim… Ne tutsağım, ne özgürüm.”
Dini bir arayış, bir arzu haline getirme. Mokşayı, özgürleşmeyi, nirvanayı bir arzu nesnesi haline getirme.
Ancak hiç arzu olmadığında gerçekleşir.

OSHO - Sırlar Kitabı,Kendini Anlamanın Anahtarı

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Mayanın Efendisi...

8/6/2009 · Kategori: YOGA

Büyük romancı Leo Tolstoy, Üç Münzevi adlı şirin bir halk hikayesi yazmıştır. Arkadaşı Nicholas Roerich bu hikayeyi şöyle özetlemiştir:
“Bir adada, üç münzevi yaşardı. Son derece sade olan bu insanların bildikleri tek dua şuydu: ‘Biz üç kişiyiz; Sen, Üç yönlüsün – bize merhamet et!’ Bu basit duayı söyledikleri zaman büyük mucizeler gerçekleşirdi.
O yörenin piskoposu bu üç münzeviyi ve onların bu uygun görülemeyecek dualarını duyunca, ziyaretlerine gidip bu insanlara kilise kurallarına uygun bir şekilde dua etmeyi öğretmeye karar verdi. Piskopos adaya geldi, münzevilere göğe sundukları duanın değersiz olduğunu anlattı ve onlara geleneksel duaların birçoğunu öğretti. Daha sonra piskopos bir gemiye binerek adadan ayrıldı. Vapurun arkasından, parlak bir ışığın kendisini takip etmekte olduğunu gördü. Işık kendisine yaklaşınca, el ele tutuşmuş üç münzevinin dalgaların üstünde koşarak gemiye yaklaşmakta olduklarını fark etti.
‘Bize öğrettiğin duaları unuttuk,’ diye bağırdı adamlar piskoposun yanına ulaştıklarında, ‘ve sizden onları tekrarlamanızı rica etmek için aceleyle geldik.’
Dehşete düşmüş olan piskopos kafasını salladı. ‘Sevgili kardeşlerim,’ diye cevap verdi alçakgönüllülükle, ‘siz kendi dualarınızla yaşamaya devam edin!’

Bu üç aziz suyun üstünde nasıl yürüdü?
İsa çarmıha gerilmiş olan bedenini nasıl canlandırdı?
Lahiri Mahasaya ve Sri Yukteswar mucizelerini nasıl gerçekleştirdiler?

Her ne kadar Atom Çağı’nın gelmesiyle birlikte dünya – zihninin faaliyet alanı birdenbire genişlediyse de, modern bilimin, henüz bu sorulara verebileceği bir yanıt yok. Yine de, söz konusu bu değişikliklerin sonucu olarak, “imkansız” sözcüğü, insanın kelime haznesinde giderek daha gerilerde yer alıyor.

Veda metinleri, fiziksel dünyanın, mayaya ait temel bir yasa altında etki ve varlığını sürdürdüğünü bildirir; bu görecelik ve ikilik prensibidir. Tanrı, Yegane Yaşam ve Mutlak Birlik’tir; bir yaradılışın ayrı ve farklı belirişleri şeklinde görünmek için O, sahte veya yalan bir perdenin ardında saklanır. Bu aldatıcı düalistik perde, mayadır. Modern zamanlarda yapılan birçok büyük bilimsel keşif, eski Rişilerin bu basit açıklamasını onaylamıştır.

Newton’un Hareket Yasası, bir maya yasasıdır. “Her etki, kendisiyle aynı büyüklükte ve zıt yönde bir tepki doğurur; herhangi iki cismin karşılıklı etkileri her zaman eşit ve zıt yönlüdür.” Böylece etki ve tepki tamamen eşittir. “Tek bir kuvvetin varolması imkansızdır. Her zaman, eşit ve zıt iki kuvvetin olması gerekir ve vardır.”

Temel doğal faaliyetlerin hepsi de mayadan kaynaklandıklarını açıkça ortaya koyarlar. Örneğin elektrik, bir itme ve çekme olayıdır; elektrik kuvvetinin ortaya çıkmasını sağlayan elektron ve protonlar, elektriksel olarak zıt yüklere sahiptirler. Başka bir örnek: Atom veya maddeyi temsil eden en küçük parçacık, aynı dünyanın kendisi gibi, pozitif ve negatif kutupları bulunan bir mıknatıstır. Bütün doğal olaylar dünyası, kutupsallığın değiştirilemez hükmü altındadır; fizik, kimya veya başka bir bilim dalına ait hiçbir yasa, doğasında varolan zıt veya çelişkili prensiplerden bağımsız değildir; böyle bir yasa bulunamamıştır.

Öyleyse, fizik bilimi, yaradılışın dokusu olan mayanın dışındaki yasaları bir formüle bağlayamaz. Doğanın kendisi mayadır; doğal bilimler, zorunlu olarak onun kaçınılmaz niteliğiyle uğraşmak zorundadır. Doğa, kendi alanında, sonsuz ve tükenmez bir yapıdadır; geleceğin bilim adamları, onun değişip duran sonsuzluğunun değişik yönlerini, birbiri ardına araştırmaktan daha fazlasını yapamazlar. Dolayısıyla bilim, sürekli bir değişim içinde hapsolmuştur ve sonsuzluğa ulaşamaz; kuşkusuz zaten varolan ve işlemekte olan evrenin yasalarını keşfetmeye uygundur fakat Yasaları Koyan’ı ve Tek Yönetici’yi meydana çıkarmaya gücü yetmemektedir. Yerçekimi ve elektriğin görkemli varlıkları bilinir hal gelmiştir fakat yerçekiminin ve elektriğin ne olduğunu, hiçbir ölümlü bilmemektedir.

Mayayı yenip aşabilmek, binlerce yıldır peygamberlerin insan ırkına verdiği bir görevdir. Yaradılışın düalitesinin üzerine çıkmak ve Yaradan’ın tekliğini algılamak, insanın en yüksek amacı olarak kavranılmıştır. Evrensel yanılgıya sıkıca sarılmış olanlar, onun özünü teşkil eden kutupsallık yasasını kabul etmek zorundadırlar: Gelgit, çıkış ve düşüş, gündüz ve gece, zevk ve acı, iyi ve kötü, doğum ve ölüm. Kişi, birkaç bir tane insani doğum yaşadıktan sonra, bu devirsel yapı, ıstırap veren belirli bir tekdüzelik sergilemeye başlar; o zaman insan, umutlu gözlerle mayanın zorlamalarının ötesine bakmaya başlar.

Maya’nın perdesini açmak, yaradılışın sırrını ortaya çıkarmak demektir. Gerçek tektanrıcı, bu şekilde evreni çırılçıplak edebilen kişidir. Tüm diğer insanlar putlara tapmaktadırlar. İnsan, Doğa’nın ikincil yanılsamalarına tabi kaldıkça, onun tanrıçası lanus yüzlü maya olur; tek ve gerçek Tanrı’yı bilemez.

İnsanın içindeki aldatıcı maya, dış dünyada kendini, avidya’yla, yani “bilgi olmayan”la, cehaletle bellik eder. Maya veya avidya, asla zihinsel bir çalışma ya da analiz yoluyla değil, sadece bir iç ruh hali olan nirbikalpa samadhi durumuna erişince yok edilebilir. Eski Ahit’teki peygamberler ile her çağda ve her ülkede ‘görebilen’ insanlar, bu bilinç halinden bahsetmişlerdir.

Hezekiel şöyle demiştir: “Ve sonra kapıya, doğuya bakan kapıya beni getirdi. Ve işte, İsrail tanrısının yüceliği doğu yolundan geldi; ve sesi çok suların sesi gibi idi; ve onun yüceliğinden yer parlıyordu.” (Hezekiel 43: 1-2.)
Başın ön tarafındaki (doğu) tanrısal göz aracılığıyla yogi, bilincini ‘her yerde hazır ve nazır olma’ yolculuğuna çıkarıp, “çok suların” yüze sesini, Söz’ü veya Aum’u duyabilir: Bu sular, yaradılışın tek gerçekliğini oluşturan ışık titreşimleridir.

Evrenin trilyonlarca gizemi arasında en şaşırtıcı ve en görkemli olanı ışıktır. Yayılması için hava ya da benzeri bir maddi ortam gereken ses dalgalarının aksine, ışık dalgaları, yıldızlar arası uzayın boşluğunda özgürce yol alırlar. Dalga teorisinde, ışığın gezegenler arası ortam olarak kullandığı, kuramsal bir kavram olan eter bile, Einstein’ın koyduğu esaslar doğrultusunda anlamını kaybetmektedir; çünkü bu söz konusu esaslarda, uzayın geometrik özellikleri, bir eter teorisini gereksiz kılmaktadır. Her iki hipotez altında da, ışık, tüm doğal tezahürler içerisinde en süptili ve maddesel bağımlılığı en az olandır.

Einstein’ın devasa kavramları dahilinde, saniyede 300,000 kilometre olan ışığın hızı, tüm Görecelik Kuramı’na hükmetmektedir. Einstein, ışığın hızının, insanın sınırlı zihni açısından ele alındığında, sürekli bir devinim içerisinde olan evrendeki tek sabit olduğunu matematiksel olarak kanıtlamaktadır. İnsanın, zaman ve uzayla ilgili tüm standartları, sadece ışık hızının “mutlak sabit”ine bağlıdır. Zaman ve uzay, daha önce zannedildiği gibi soyut bir şekilde sonsuz olmayıp, göreceli ve sonlu etkenlerdir. Belirli şartlara bağlı ölçümlerdeki geçerliliklerini, sadece ışık hızını ölçüt ve referans olarak kabul ettiklerinde korurlar.

Boyutsal bir görecelik olarak uzaya katılan zaman da artık gerçek doğasına kavuşmuştur. Belirsizliği oluşturan yalın bir öz. Einstein, kaleminden çıkan birkaç denklemle, ışığınki dışında bütün sabitlenmiş gerçeklikleri evrenden silmiştir.

Daha sonra bunları bir kademe daha geliştiren büyük fizikçi, Birleşik Alan Teorisi’nde, çekim ve elektromanyetizma yasalarını tek bir matematiksel formül altında toplamaya çalışmıştır. Kozmik yapıyı tek bir yasadaki farklılaşmalara indirgeyen Einstein, yaradılışın tek dokusunun, çok yönlü maya olduğunu bildiren rişilere, çağlar ötesinden ulaşmıştır.

Yeni bir devri başlatan Görecelik Kuramı’nın sonucu olarak, nihai atomu incelemek için çeşitli matematiksel fırsatlar doğmuştur. Artık büyük bilim adamları, sadece atomun maddeden çok enerji özelliği gösterdiğini iddia ve ispat etmekle kalmayıp, atomik enerjinin özde zihin esaslı olduğunu öne sürmekteler.

‘The Nature of Physical World’ adlı eserinde Sir Arthur Stanley Eddington, “Fiziksel bilimin, bir gölgeler dünyasıyla ilgileniyor olduğunu içtenlikle fark edebilmek, en önemli ilerlemelerden biridir.” diye yazar. “Biz, fiziğin dünyasında, alışılmış hayatın dramının bir gölgeler grafiği tarafından oynanışını izlemekteyiz. Gölge mürekkep, gölge kağıt üzerine akarken, benim gölge dirseğim de gölge masaya dayanmış duruyor. Hepsi sembolik ve bir fizikçi de hepsini bir simge olarak bırakıyor. Daha sonra simyacı Zihin gelip, tüm bu simgeleri değiştiriyor. […] Kabaca şöyle bir sonuca varabiliriz: Dünyanın oluşumu zihin esaslıdır.”

Yakın bir geçmişte elektron mikroskobunun icat edilişiyle birlikte, atomun ışık özlü oluşuna ve doğanın kaçınılmaz düalitesine kesin kanıtlar elde edildi. 1937’de, American Association for the Advancement of Science’ın (Amerikan bilim Geliştirme Derneği) bir toplantısından önce yapılan bir elektron mikroskobu gösterisinin ardından, New York Times aşağıdaki haberi yayınlamıştı:

“Tungstenin daha önce sadece X ışınları aracılığıyla, dolaylı bir yoldan bilinebilen kristal özelliğindeki yapısının, bir uzay kafesinde yani bir küpün köşelerinde birer ve merkezde de bir tane olmak üzere toplam dokuz atomdan oluşmuş olduğu, bir floresan ekranda açıkça gözükmekteydi. Tungstenin kristal dokusundaki atomlar, floresan ekranda, geometrik bir desende düzenlenmiş birer ışıksı nokta şeklinde gözükmekteydi. Bu ışıksı kristal küpü durmadan bombalamakta olan hava molekülleri, dans eden ışık noktaları olarak gözlenebiliyor ve hareketli suların üzerinde titreyen gün ışığına benziyordu.
 Elektron mikroskobunun çalışma prensibi, ilk olarak 1927 yılında, New York’taki, Bell Laboratuarları’ndan Dr. Clinton J. Davisson ve Dr. Lester H. Germer tarafından keşfedilmiştir. Bu bilim adamları, elektronun, hem parçacık hem de dalga özelliği gösterdiğini yani ikincil bir tabiata sahip olduğunu bulmuşlardır. Dalga özelliği, elektrona, ışığın karakteristiğini kazandırmış ve dolayısıyla ışığın mercekler aracılığıyla odaklanabilmesine benzer bir ‘odaklanma’nın, elektronlarla elde edilebilmesi için bir araştırma başlatılmıştır.
 Elektronun Jekyli-Hyde özelliğini keşfettiği … ve bu şekilde tüm fiziksel doğanın iki yönlü bir tabiata sahip olduğunu gösterdiği için, Dr. Davisson, fizik dalında Nobel Ödülü’nü kazanmıştır.
 Sir James Jeans, “Bilgi nehri,” der Mysterious Universe’de, “mekanik olmayan bir gerçekliğe doğru gitmektedir; evren, harika bir makine olmaktan çok, harika bir düşünce şeklinde görünmeye başlamıştır.”

Bu şekilde, yirminci yüzyıl bilimi, saçları ağarmış Veda’ların bir sayfası gibi konuşmaktadır.

Öyleyse, insan, maddi bir evren olmadığı şeklindeki felsefi gerçeği, eğer başka türlü olamıyorsa, bilimden öğrenebilir; madde evreninin şekli ve dokunulabilirliği bir maya yani yanılsamadır. Analiz edildiğinde, maddi evrenin tüm gerçeklik serapları eriyip kaybolmaktadır. Fiziksel bir evren fikrinin güven verici destekleri, kendi ayakları altında teker teker kırıldıkça, insan, putperestçe güvenişini, “Benden başka tanrın olmayacak,” şeklindeki Tanrısal Buyruk’a karşı işlediği suçu yavaş yavaş anlamaya başlamaktadır.

Kütle ve enerjinin eşdeğerliliğini ortaya koyan meşhur denkleminde, Einstein, herhangi bir madde parçacığındaki enerjinin, kütlesi veya ağırlığı kere ışık hızının karesi olduğunu kanıtlamıştır. Atomik enerjiler, maddesel parçacıkların yok edilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Maddenin “ölüm”ü, bir Atom Çağı’nın doğumuna yol açmıştır.

Işığın hızı, sadece, saniyede 300,000 kilometre gibi mutlak bir değerin varolmasından değil, cisimlerin kütleleri hızlarıyla orantılı olarak arttığı için hiçbir maddesel cismin ışık hızına ulaşamayacağı gerçeğinden dolayı matematiksel bir standart veya bir sabittir. Diğer bir deyişle: Sadece kütlesi sonsuz olan bir cisim, ışık hızına çıkabilir.

Bu kavram bizi, mucizeler yasasına getirmektedir.

Bedenlerini veya başka cisimleri maddeleştirebilen veya tersini gerçekleştirebilen, ışık hızında hareket edebilen ve yaratıcı ışık ışınlarını, herhangi bir fiziksel belirişi, bir anda görünür kılmak için kullanabilen ustalar, bu yasanın gerektirdiği şartı sağlamaktadır: Kütleleri sonsuzdur.

Mükemmel bir yoginin bilinci, doğal olarak, dar bir bedenle değil, evrensel yapıyla bütünleşmiştir. Tüm maddesel cisimlerin en önemli belirtisi ve sağlaması gereken çekimsel şartı, ağırlığıdır. Fakat, ister Newton’un bahsettiği “kuvvet” şeklinde, ister Einstein’ın “ataletin belirişi” dediği yer çekimi, bir ustayı, ağırlık özelliği sergilemesi için zorlamakta güçsüz kalır. Kendisinin, her yerde ve her zaman mevcut olan Ruh olduğunu bilen biri, artık uzay-zamandaki bir bedenin hantallığından etkilenmez. Kişiyi adeta hapseden halkalar, şu çözülmeyi ortaya çıkarır: “Ben, O’yum!”

“ve Tanrı dedi: Işık olsun; ve ışık oldu.” (Tekvin 1:3)
Evrenin yaradılışında Tanrı’nın ilk emri, yapısal öz olan ışığı var etti. Bütün tanrısal belirişler, bu maddesel olmayan ortamın ışın demetleri üzerinde ortaya çıkar. Her çağın bilgeleri, Tanrı’nın alev ve ışık olarak göründüğüne tanıklık ederler. “Gözleri alev alev yanan bir ateşti sanki,” diye anlatıyor bize Yuhanna, “…ve yüzü, tüm gücüyle parlayan güneş gibiydi.” (Vahiy 1: 14-16)

Tam ve doğru meditasyon sayesinde bilincini Yaradan’la birleştirebilmiş olan bir yogi, evrenin özünü ışık, yani hayat enerjisinin titreşimleri olarak algılar; onun için, suyu oluşturan ışık ışınlarıyla, toprağı oluşturan ışık ışınları arasında bir fark yoktur. Maddeye bağımlı bilinçten, uzayın üç boyutundan ve dördüncü boyut olan zamandan bağımsız olan bir usta, ışıktan yapılmış bedenini, toprak, su, ateş ve havanın ışık ışınları aracılığıyla veya bunların üzerinden, hiçbiri için değişmeyen bir kolaylık ve rahatlıkla nakledebilir.

“Gözünüz sağlamsa, tüm bedeniniz ışıkla dolu olur.” (Matta 6: 22)
Kişiye özgürlük veren ruhsal göz üzerinde uzun süreli konsantrasyon, yoginin, maddeyle ve onun yerçekimsel ağırlığıyla ilgili tüm yanılsamaları yok etmesini sağlar; bu durumda yogi, evreni, Tanrı’nın yarattığı şekilde görmektedir: Özde farksız olan bir ışık kütlesi.

“Optik imgeler,” diyor bize Harvard’dan Dr. L. T. Troland, “sıradan ‘yarım tonlu’ oymalarla yani gözün fark edemeyeceği kadar küçük noktalamalarla aynı prensipte yapılmıştır… Retinanın duyarlılığı o kadar büyüktür ki, doğru cinste ışığın nispeten az bir kuantası bile bir görsel hassaslık meydana getirebilir.”

Mucizeler yasası, yaradılışın özünün ışık olduğunu idrak etmiş her insan tarafından çalıştırılabilir. Bir usta, ışık olayıyla ilgili yüce bilgisini kullanıp, her zaman her yerde mevcut olan ışık atomlarını, bir anda, sanki perdeye bir görüntü yansıtırmış gibi, algılanabilir belirişler şeklinde maddi evrene yansıtabilir. Yansımanın o anki şekli yoginin isteğine, iradesine ve zihninde canlandırabilme gücüne bağlıdır.

İnsan geceleri, rüya-bilinçliliği durumuna girip, gün boyunca kendisini sıkıştırıp duran yanlış ve bencilce sınırlamalardan kaçar. Uyku, kendi zihin gücünün her şeye yeteceğine dair, her gün tekrarlanan bir kanıttır.

Her insanın, bazı rüyalarında kısa bir an için deneyimlediği, o özgür ve koşullara bağlı olmayan bilinç hali, Tanrı’ya odaklanmış bir ustanın sürekli olarak içinde bulunduğu ruh halidir. Bütün kişisel dürtülerden arınmış olan yogi, kendisine Yaradan tarafından verilmiş olan yaratıcı iradeyi de kullanarak, bir kişinin içtenlikle sunduğu herhangi bir duayı gerçekleştirmek için, evrendeki ışık atomlarını yeniden düzenleyebilir.

“Ve Tanrı dedi; Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım; ve denizin balıklarına, ve göklerin kuşlarına, ve sığırlara, ve bütün yeryüzüne ve yerde sürünen her şeye hakim olsun.” (Tekvin 1: 26)

Yaradılış ve insan, bu amaç için var edilmişti: Kozmos üzerindeki hakimiyetini bilip, mayanın efendisi olarak yükselsin diye.


Bir Yogi’nin Otobiyografisi – Paramahansa Yogananda

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »