Mayanın Efendisi...
8/6/2009 · Kategori: YOGA
Büyük romancı Leo Tolstoy, Üç Münzevi adlı şirin bir halk hikayesi yazmıştır. Arkadaşı Nicholas Roerich bu hikayeyi şöyle özetlemiştir:
“Bir adada, üç münzevi yaşardı. Son derece sade olan bu insanların bildikleri tek dua şuydu: ‘Biz üç kişiyiz; Sen, Üç yönlüsün – bize merhamet et!’ Bu basit duayı söyledikleri zaman büyük mucizeler gerçekleşirdi.
O yörenin piskoposu bu üç münzeviyi ve onların bu uygun görülemeyecek dualarını duyunca, ziyaretlerine gidip bu insanlara kilise kurallarına uygun bir şekilde dua etmeyi öğretmeye karar verdi. Piskopos adaya geldi, münzevilere göğe sundukları duanın değersiz olduğunu anlattı ve onlara geleneksel duaların birçoğunu öğretti. Daha sonra piskopos bir gemiye binerek adadan ayrıldı. Vapurun arkasından, parlak bir ışığın kendisini takip etmekte olduğunu gördü. Işık kendisine yaklaşınca, el ele tutuşmuş üç münzevinin dalgaların üstünde koşarak gemiye yaklaşmakta olduklarını fark etti.
‘Bize öğrettiğin duaları unuttuk,’ diye bağırdı adamlar piskoposun yanına ulaştıklarında, ‘ve sizden onları tekrarlamanızı rica etmek için aceleyle geldik.’
Dehşete düşmüş olan piskopos kafasını salladı. ‘Sevgili kardeşlerim,’ diye cevap verdi alçakgönüllülükle, ‘siz kendi dualarınızla yaşamaya devam edin!’
Bu üç aziz suyun üstünde nasıl yürüdü?
İsa çarmıha gerilmiş olan bedenini nasıl canlandırdı?
Lahiri Mahasaya ve Sri Yukteswar mucizelerini nasıl gerçekleştirdiler?
Her ne kadar Atom Çağı’nın gelmesiyle birlikte dünya – zihninin faaliyet alanı birdenbire genişlediyse de, modern bilimin, henüz bu sorulara verebileceği bir yanıt yok. Yine de, söz konusu bu değişikliklerin sonucu olarak, “imkansız” sözcüğü, insanın kelime haznesinde giderek daha gerilerde yer alıyor.
Veda metinleri, fiziksel dünyanın, mayaya ait temel bir yasa altında etki ve varlığını sürdürdüğünü bildirir; bu görecelik ve ikilik prensibidir. Tanrı, Yegane Yaşam ve Mutlak Birlik’tir; bir yaradılışın ayrı ve farklı belirişleri şeklinde görünmek için O, sahte veya yalan bir perdenin ardında saklanır. Bu aldatıcı düalistik perde, mayadır. Modern zamanlarda yapılan birçok büyük bilimsel keşif, eski Rişilerin bu basit açıklamasını onaylamıştır.
Newton’un Hareket Yasası, bir maya yasasıdır. “Her etki, kendisiyle aynı büyüklükte ve zıt yönde bir tepki doğurur; herhangi iki cismin karşılıklı etkileri her zaman eşit ve zıt yönlüdür.” Böylece etki ve tepki tamamen eşittir. “Tek bir kuvvetin varolması imkansızdır. Her zaman, eşit ve zıt iki kuvvetin olması gerekir ve vardır.”
Temel doğal faaliyetlerin hepsi de mayadan kaynaklandıklarını açıkça ortaya koyarlar. Örneğin elektrik, bir itme ve çekme olayıdır; elektrik kuvvetinin ortaya çıkmasını sağlayan elektron ve protonlar, elektriksel olarak zıt yüklere sahiptirler. Başka bir örnek: Atom veya maddeyi temsil eden en küçük parçacık, aynı dünyanın kendisi gibi, pozitif ve negatif kutupları bulunan bir mıknatıstır. Bütün doğal olaylar dünyası, kutupsallığın değiştirilemez hükmü altındadır; fizik, kimya veya başka bir bilim dalına ait hiçbir yasa, doğasında varolan zıt veya çelişkili prensiplerden bağımsız değildir; böyle bir yasa bulunamamıştır.
Öyleyse, fizik bilimi, yaradılışın dokusu olan mayanın dışındaki yasaları bir formüle bağlayamaz. Doğanın kendisi mayadır; doğal bilimler, zorunlu olarak onun kaçınılmaz niteliğiyle uğraşmak zorundadır. Doğa, kendi alanında, sonsuz ve tükenmez bir yapıdadır; geleceğin bilim adamları, onun değişip duran sonsuzluğunun değişik yönlerini, birbiri ardına araştırmaktan daha fazlasını yapamazlar. Dolayısıyla bilim, sürekli bir değişim içinde hapsolmuştur ve sonsuzluğa ulaşamaz; kuşkusuz zaten varolan ve işlemekte olan evrenin yasalarını keşfetmeye uygundur fakat Yasaları Koyan’ı ve Tek Yönetici’yi meydana çıkarmaya gücü yetmemektedir. Yerçekimi ve elektriğin görkemli varlıkları bilinir hal gelmiştir fakat yerçekiminin ve elektriğin ne olduğunu, hiçbir ölümlü bilmemektedir.
Mayayı yenip aşabilmek, binlerce yıldır peygamberlerin insan ırkına verdiği bir görevdir. Yaradılışın düalitesinin üzerine çıkmak ve Yaradan’ın tekliğini algılamak, insanın en yüksek amacı olarak kavranılmıştır. Evrensel yanılgıya sıkıca sarılmış olanlar, onun özünü teşkil eden kutupsallık yasasını kabul etmek zorundadırlar: Gelgit, çıkış ve düşüş, gündüz ve gece, zevk ve acı, iyi ve kötü, doğum ve ölüm. Kişi, birkaç bir tane insani doğum yaşadıktan sonra, bu devirsel yapı, ıstırap veren belirli bir tekdüzelik sergilemeye başlar; o zaman insan, umutlu gözlerle mayanın zorlamalarının ötesine bakmaya başlar.
Maya’nın perdesini açmak, yaradılışın sırrını ortaya çıkarmak demektir. Gerçek tektanrıcı, bu şekilde evreni çırılçıplak edebilen kişidir. Tüm diğer insanlar putlara tapmaktadırlar. İnsan, Doğa’nın ikincil yanılsamalarına tabi kaldıkça, onun tanrıçası lanus yüzlü maya olur; tek ve gerçek Tanrı’yı bilemez.
İnsanın içindeki aldatıcı maya, dış dünyada kendini, avidya’yla, yani “bilgi olmayan”la, cehaletle bellik eder. Maya veya avidya, asla zihinsel bir çalışma ya da analiz yoluyla değil, sadece bir iç ruh hali olan nirbikalpa samadhi durumuna erişince yok edilebilir. Eski Ahit’teki peygamberler ile her çağda ve her ülkede ‘görebilen’ insanlar, bu bilinç halinden bahsetmişlerdir.
Hezekiel şöyle demiştir: “Ve sonra kapıya, doğuya bakan kapıya beni getirdi. Ve işte, İsrail tanrısının yüceliği doğu yolundan geldi; ve sesi çok suların sesi gibi idi; ve onun yüceliğinden yer parlıyordu.” (Hezekiel 43: 1-2.)
Başın ön tarafındaki (doğu) tanrısal göz aracılığıyla yogi, bilincini ‘her yerde hazır ve nazır olma’ yolculuğuna çıkarıp, “çok suların” yüze sesini, Söz’ü veya Aum’u duyabilir: Bu sular, yaradılışın tek gerçekliğini oluşturan ışık titreşimleridir.
Evrenin trilyonlarca gizemi arasında en şaşırtıcı ve en görkemli olanı ışıktır. Yayılması için hava ya da benzeri bir maddi ortam gereken ses dalgalarının aksine, ışık dalgaları, yıldızlar arası uzayın boşluğunda özgürce yol alırlar. Dalga teorisinde, ışığın gezegenler arası ortam olarak kullandığı, kuramsal bir kavram olan eter bile, Einstein’ın koyduğu esaslar doğrultusunda anlamını kaybetmektedir; çünkü bu söz konusu esaslarda, uzayın geometrik özellikleri, bir eter teorisini gereksiz kılmaktadır. Her iki hipotez altında da, ışık, tüm doğal tezahürler içerisinde en süptili ve maddesel bağımlılığı en az olandır.
Einstein’ın devasa kavramları dahilinde, saniyede 300,000 kilometre olan ışığın hızı, tüm Görecelik Kuramı’na hükmetmektedir. Einstein, ışığın hızının, insanın sınırlı zihni açısından ele alındığında, sürekli bir devinim içerisinde olan evrendeki tek sabit olduğunu matematiksel olarak kanıtlamaktadır. İnsanın, zaman ve uzayla ilgili tüm standartları, sadece ışık hızının “mutlak sabit”ine bağlıdır. Zaman ve uzay, daha önce zannedildiği gibi soyut bir şekilde sonsuz olmayıp, göreceli ve sonlu etkenlerdir. Belirli şartlara bağlı ölçümlerdeki geçerliliklerini, sadece ışık hızını ölçüt ve referans olarak kabul ettiklerinde korurlar.
Boyutsal bir görecelik olarak uzaya katılan zaman da artık gerçek doğasına kavuşmuştur. Belirsizliği oluşturan yalın bir öz. Einstein, kaleminden çıkan birkaç denklemle, ışığınki dışında bütün sabitlenmiş gerçeklikleri evrenden silmiştir.
Daha sonra bunları bir kademe daha geliştiren büyük fizikçi, Birleşik Alan Teorisi’nde, çekim ve elektromanyetizma yasalarını tek bir matematiksel formül altında toplamaya çalışmıştır. Kozmik yapıyı tek bir yasadaki farklılaşmalara indirgeyen Einstein, yaradılışın tek dokusunun, çok yönlü maya olduğunu bildiren rişilere, çağlar ötesinden ulaşmıştır.
Yeni bir devri başlatan Görecelik Kuramı’nın sonucu olarak, nihai atomu incelemek için çeşitli matematiksel fırsatlar doğmuştur. Artık büyük bilim adamları, sadece atomun maddeden çok enerji özelliği gösterdiğini iddia ve ispat etmekle kalmayıp, atomik enerjinin özde zihin esaslı olduğunu öne sürmekteler.
‘The Nature of Physical World’ adlı eserinde Sir Arthur Stanley Eddington, “Fiziksel bilimin, bir gölgeler dünyasıyla ilgileniyor olduğunu içtenlikle fark edebilmek, en önemli ilerlemelerden biridir.” diye yazar. “Biz, fiziğin dünyasında, alışılmış hayatın dramının bir gölgeler grafiği tarafından oynanışını izlemekteyiz. Gölge mürekkep, gölge kağıt üzerine akarken, benim gölge dirseğim de gölge masaya dayanmış duruyor. Hepsi sembolik ve bir fizikçi de hepsini bir simge olarak bırakıyor. Daha sonra simyacı Zihin gelip, tüm bu simgeleri değiştiriyor. […] Kabaca şöyle bir sonuca varabiliriz: Dünyanın oluşumu zihin esaslıdır.”
Yakın bir geçmişte elektron mikroskobunun icat edilişiyle birlikte, atomun ışık özlü oluşuna ve doğanın kaçınılmaz düalitesine kesin kanıtlar elde edildi. 1937’de, American Association for the Advancement of Science’ın (Amerikan bilim Geliştirme Derneği) bir toplantısından önce yapılan bir elektron mikroskobu gösterisinin ardından, New York Times aşağıdaki haberi yayınlamıştı:
“Tungstenin daha önce sadece X ışınları aracılığıyla, dolaylı bir yoldan bilinebilen kristal özelliğindeki yapısının, bir uzay kafesinde yani bir küpün köşelerinde birer ve merkezde de bir tane olmak üzere toplam dokuz atomdan oluşmuş olduğu, bir floresan ekranda açıkça gözükmekteydi. Tungstenin kristal dokusundaki atomlar, floresan ekranda, geometrik bir desende düzenlenmiş birer ışıksı nokta şeklinde gözükmekteydi. Bu ışıksı kristal küpü durmadan bombalamakta olan hava molekülleri, dans eden ışık noktaları olarak gözlenebiliyor ve hareketli suların üzerinde titreyen gün ışığına benziyordu.
Elektron mikroskobunun çalışma prensibi, ilk olarak 1927 yılında, New York’taki, Bell Laboratuarları’ndan Dr. Clinton J. Davisson ve Dr. Lester H. Germer tarafından keşfedilmiştir. Bu bilim adamları, elektronun, hem parçacık hem de dalga özelliği gösterdiğini yani ikincil bir tabiata sahip olduğunu bulmuşlardır. Dalga özelliği, elektrona, ışığın karakteristiğini kazandırmış ve dolayısıyla ışığın mercekler aracılığıyla odaklanabilmesine benzer bir ‘odaklanma’nın, elektronlarla elde edilebilmesi için bir araştırma başlatılmıştır.
Elektronun Jekyli-Hyde özelliğini keşfettiği … ve bu şekilde tüm fiziksel doğanın iki yönlü bir tabiata sahip olduğunu gösterdiği için, Dr. Davisson, fizik dalında Nobel Ödülü’nü kazanmıştır.
Sir James Jeans, “Bilgi nehri,” der Mysterious Universe’de, “mekanik olmayan bir gerçekliğe doğru gitmektedir; evren, harika bir makine olmaktan çok, harika bir düşünce şeklinde görünmeye başlamıştır.”
Bu şekilde, yirminci yüzyıl bilimi, saçları ağarmış Veda’ların bir sayfası gibi konuşmaktadır.
Öyleyse, insan, maddi bir evren olmadığı şeklindeki felsefi gerçeği, eğer başka türlü olamıyorsa, bilimden öğrenebilir; madde evreninin şekli ve dokunulabilirliği bir maya yani yanılsamadır. Analiz edildiğinde, maddi evrenin tüm gerçeklik serapları eriyip kaybolmaktadır. Fiziksel bir evren fikrinin güven verici destekleri, kendi ayakları altında teker teker kırıldıkça, insan, putperestçe güvenişini, “Benden başka tanrın olmayacak,” şeklindeki Tanrısal Buyruk’a karşı işlediği suçu yavaş yavaş anlamaya başlamaktadır.
Kütle ve enerjinin eşdeğerliliğini ortaya koyan meşhur denkleminde, Einstein, herhangi bir madde parçacığındaki enerjinin, kütlesi veya ağırlığı kere ışık hızının karesi olduğunu kanıtlamıştır. Atomik enerjiler, maddesel parçacıkların yok edilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Maddenin “ölüm”ü, bir Atom Çağı’nın doğumuna yol açmıştır.
Işığın hızı, sadece, saniyede 300,000 kilometre gibi mutlak bir değerin varolmasından değil, cisimlerin kütleleri hızlarıyla orantılı olarak arttığı için hiçbir maddesel cismin ışık hızına ulaşamayacağı gerçeğinden dolayı matematiksel bir standart veya bir sabittir. Diğer bir deyişle: Sadece kütlesi sonsuz olan bir cisim, ışık hızına çıkabilir.
Bu kavram bizi, mucizeler yasasına getirmektedir.
Bedenlerini veya başka cisimleri maddeleştirebilen veya tersini gerçekleştirebilen, ışık hızında hareket edebilen ve yaratıcı ışık ışınlarını, herhangi bir fiziksel belirişi, bir anda görünür kılmak için kullanabilen ustalar, bu yasanın gerektirdiği şartı sağlamaktadır: Kütleleri sonsuzdur.
Mükemmel bir yoginin bilinci, doğal olarak, dar bir bedenle değil, evrensel yapıyla bütünleşmiştir. Tüm maddesel cisimlerin en önemli belirtisi ve sağlaması gereken çekimsel şartı, ağırlığıdır. Fakat, ister Newton’un bahsettiği “kuvvet” şeklinde, ister Einstein’ın “ataletin belirişi” dediği yer çekimi, bir ustayı, ağırlık özelliği sergilemesi için zorlamakta güçsüz kalır. Kendisinin, her yerde ve her zaman mevcut olan Ruh olduğunu bilen biri, artık uzay-zamandaki bir bedenin hantallığından etkilenmez. Kişiyi adeta hapseden halkalar, şu çözülmeyi ortaya çıkarır: “Ben, O’yum!”
“ve Tanrı dedi: Işık olsun; ve ışık oldu.” (Tekvin 1:3)
Evrenin yaradılışında Tanrı’nın ilk emri, yapısal öz olan ışığı var etti. Bütün tanrısal belirişler, bu maddesel olmayan ortamın ışın demetleri üzerinde ortaya çıkar. Her çağın bilgeleri, Tanrı’nın alev ve ışık olarak göründüğüne tanıklık ederler. “Gözleri alev alev yanan bir ateşti sanki,” diye anlatıyor bize Yuhanna, “…ve yüzü, tüm gücüyle parlayan güneş gibiydi.” (Vahiy 1: 14-16)
Tam ve doğru meditasyon sayesinde bilincini Yaradan’la birleştirebilmiş olan bir yogi, evrenin özünü ışık, yani hayat enerjisinin titreşimleri olarak algılar; onun için, suyu oluşturan ışık ışınlarıyla, toprağı oluşturan ışık ışınları arasında bir fark yoktur. Maddeye bağımlı bilinçten, uzayın üç boyutundan ve dördüncü boyut olan zamandan bağımsız olan bir usta, ışıktan yapılmış bedenini, toprak, su, ateş ve havanın ışık ışınları aracılığıyla veya bunların üzerinden, hiçbiri için değişmeyen bir kolaylık ve rahatlıkla nakledebilir.
“Gözünüz sağlamsa, tüm bedeniniz ışıkla dolu olur.” (Matta 6: 22)
Kişiye özgürlük veren ruhsal göz üzerinde uzun süreli konsantrasyon, yoginin, maddeyle ve onun yerçekimsel ağırlığıyla ilgili tüm yanılsamaları yok etmesini sağlar; bu durumda yogi, evreni, Tanrı’nın yarattığı şekilde görmektedir: Özde farksız olan bir ışık kütlesi.
“Optik imgeler,” diyor bize Harvard’dan Dr. L. T. Troland, “sıradan ‘yarım tonlu’ oymalarla yani gözün fark edemeyeceği kadar küçük noktalamalarla aynı prensipte yapılmıştır… Retinanın duyarlılığı o kadar büyüktür ki, doğru cinste ışığın nispeten az bir kuantası bile bir görsel hassaslık meydana getirebilir.”
Mucizeler yasası, yaradılışın özünün ışık olduğunu idrak etmiş her insan tarafından çalıştırılabilir. Bir usta, ışık olayıyla ilgili yüce bilgisini kullanıp, her zaman her yerde mevcut olan ışık atomlarını, bir anda, sanki perdeye bir görüntü yansıtırmış gibi, algılanabilir belirişler şeklinde maddi evrene yansıtabilir. Yansımanın o anki şekli yoginin isteğine, iradesine ve zihninde canlandırabilme gücüne bağlıdır.
İnsan geceleri, rüya-bilinçliliği durumuna girip, gün boyunca kendisini sıkıştırıp duran yanlış ve bencilce sınırlamalardan kaçar. Uyku, kendi zihin gücünün her şeye yeteceğine dair, her gün tekrarlanan bir kanıttır.
Her insanın, bazı rüyalarında kısa bir an için deneyimlediği, o özgür ve koşullara bağlı olmayan bilinç hali, Tanrı’ya odaklanmış bir ustanın sürekli olarak içinde bulunduğu ruh halidir. Bütün kişisel dürtülerden arınmış olan yogi, kendisine Yaradan tarafından verilmiş olan yaratıcı iradeyi de kullanarak, bir kişinin içtenlikle sunduğu herhangi bir duayı gerçekleştirmek için, evrendeki ışık atomlarını yeniden düzenleyebilir.
“Ve Tanrı dedi; Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım; ve denizin balıklarına, ve göklerin kuşlarına, ve sığırlara, ve bütün yeryüzüne ve yerde sürünen her şeye hakim olsun.” (Tekvin 1: 26)
Yaradılış ve insan, bu amaç için var edilmişti: Kozmos üzerindeki hakimiyetini bilip, mayanın efendisi olarak yükselsin diye.
Bir Yogi’nin Otobiyografisi – Paramahansa Yogananda
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
1 yorum yazılmıştır
Yazan:BARIS59 | Tarih: 2009-06-15 18:50:00Konu: SELAM OLA
Çok ilginç çok... İçimden Güney Amerika'ya
gitmek geldi; hemen.
Saygılar